EĞİTİMDE BİR MODEL OLARAK "EMİLE"
9/4/2008 · Kategori: EGiTiM MAKALELERi
Emile, Jean Jacques Rousseau (1712-1778)’nun eğitime dair kitabı. Rousseau, Fransız İhtilali’nin önde gelen fikir babalarından biridir. Hristiyanlığı tasfiye ederek, yerine sırf aklın ve bilimin belirlediği yeni bir “insanlık dini” tesis etmek istemiştir. Bununla birlikte o, Aydınlanma felsefesiyle bir hesaplaşmaya girerek, dönemin akılcılığına da eleştiriler yöneltmiştir. Rousseau, medeniyet ve kültür merkezli bir terakkiden ziyade, tabiatçılığı ön plana çıkarmıştır. Tabiatçılık eksenli bir eğitim felsefesinde
Toplumun düzelmesinin kişileri düzeltmekten geçeceğini düşünen Rousseau, işe insandan ve eğitiminden başlamıştır. Şehir ve toplumsal yaşamın insanın doğal gelişim seyrini bozmamasının gereğine dikkat çekilmiştir. Eğitim, çocuğun doğal özgürlüğünü koruma işini üstleneceği için, okul doğallığı tahrip edeceği gerekçesiyle okul karşıtı bir tutum sergilenmiştir. Rousseau’ya göre, geleneksel eğitim ve dolayısıyla din eksenli eğitim insanın tabiatını bozucu bir özelliğe sahiptir. Modern birey yetiştirmenin yolu, onun doğal sinyallerinin öngördüğü kişiliği oluşturmaktır. Yapılması gereken de, bu işaretlerin boy vermesine yardım etmektir. Doğallıktan medeniyet kalıbına dökülmeye çalışılan insan, ibreyi şaşırmış olacaktır. Kısacası ona göre, erdemli yaşamak için insanların ihtiyacı olan tüm bilgi, başka insanlardan ve dinî kaynaklardan ziyade, kendi halindeki insanlara ait olan vicdan tarafından temin edilir. İnsan iyi yaşam için gerekli olan şeylere doğa gereği yeterince sahiptir. İnsan doğa gereği iyidir. Onun özünü tahrif etmemek gerekir.
Rousseau’nun klasik siteye dönme gerekçesi de burada aranmalıdır. Çünkü onlar, modern toplumun aksine, sivil toplum olarak, kendilerini korumuşlardır. Kendini korumayan ve şekillendirilmeye açık olan bozulmaya da maruz kalacaktır. Hatta toplum yasası da, dıştan dikte edilecek bir şey olamaz. Toplumun işleyişindeki genel irade, toplumu sevk ve idare eder. Ona göre, dinî ve aşkın yasalar, insanları sınırlayarak onların gelişmesinden ziyade, kilitlenmesine neden olur. Bütün bu etkinlikler insanı kalıba döküp biçim vereceği için, eğitimde saf dışı edilmelidir.
Deme ki, Leo Strauss’un haklı eleştirisinde işaret ettiği gibi, nihaî adalet kriteri, genel irade olursa, yani
Rousseau Osmanlı Aydınlarını da derinden etkilemiştir. Mesela Ziya Paşa’ya göre, ilerlemenin ve modernleşebilmenin pusulası Rousseau’nun eğitime dair ‘Emile’ isimli kitabından başkası değildir. Eserde, kitabın kahramanı Emile’ye çocukluk ve gençlik çağında asla din eğitimi verilmemesi gerektiği ısrarla vurgulanmıştır. Yetişkin olunca birey kendisi için en uygun olan tavrı seçme yetkinliğine ve özgürlüğüne sahiptir. Böyle bir eğitim, yani dinî bir eğitim ve öğretim verilirse, insanın doğallığı bozulacak ve bir hilkat garibesi ortaya çıkacaktır. Ziya Paşa gibi düşünen aydınlara göre, Osmanlı’nın hastalıklı birey yetiştirmesinin nedeni de tamı tamına buydu. Öyleyse yapılması gereken ‘Emile’ bir model olarak alınmalıydı. Hastalıklı sürgün verdiren yapı iptal edilmeliydi.
Ahmet Mihtah Efendi’nin modeli de Rousseau idi. Özellikle Rousseau’nun Social Contract ve Emile’si tam da bir toplum ve eğitim ilmihaliydi. Hilmi Ziya Ülken’in Çağdaş Düşünce Tarihi’nde ifade ettiği gibi, Tanzimat aydınlarının ve Jön Türklerin, seküler tavır ve uygulamalarının tohumunu Voltarire, Rousseau ve Comte gibi düşünürlerde aramak gerekir. Aynı şekilde, İ. Hakkı Baltacıoğlu’nun tabiatçı ve serbest eğitim projesinin nüvelerinin Rousseau’ya dayandığını söyleyebiliriz. Eğitim gücünü metafizik ve ideal alandan değil, doğal yaşam ve toplumdan almalıdır, Baltacıoğlu’na göre. “Tabiata göre eğitim” vazgeçilmez paralo olmalıydı.
Türk eğitim tarihinin en büyük eleştirmenlerinden ve itirazcılarından biri olarak tarif edebileceğimiz Satı Bey’e göre ‘…Öğretmen hastaya ilaç veren doktor gibidir ve hiçbir zaman ölçüyü kaçırmamalıdır…Eğitim sadece ahlak ve duygu eğitimi nokta-i nazariyesinde milli olabilir ki, bu da eğitimin amacından ziyade, bir bölümü sayılmalı ve her yönüyle milli bir eğitimden bahsetmek yerine, hem milli hem de lâmilli bölümleri olan bir eğitim için çalışılmalıdır…’ Satı Bey ‘Tekamül kanunlarını unutmayalım.’ diyordu… ‘unutmayalım ki, yüksek bir medeniyetle yan yana duran bir cemiyetin terakkisi, yalnız başına duran bir cemiyetin terakkisinden farklıdır. Bütün meyve ağaçları ilkin yabani bir haldedir. Şimdi yabani olanı tekâmül ettirmeye lüzum yok, tekâmül etmiş olanı almalıyız…’
Türk eğitim projesi tartışılırken, Emrullah Efendi ve Satı Bey gibi aydınlar hem Rousseau’ya yakın hem de ondan uzak bir model arayışına girdiler. Yakındılar, çünkü onlar da, Rousseau çıkışlı yaygın toplumsal eğitim görüşü üzerinde, yani tabiatçılığı ve akılcılığı öne çıkaran bir model üzerinde uzlaşmışlardı. Uzaktılar, çünkü Fransız menşeli ‘medeniyetçi’ yaklaşımdan ziyade, Alman ve İngiliz Anglosakson ‘kültürcülüğü’ne yakın duran Ziya Gökalp’in eğitim anlayışı tasvip ediliyordu. Yine Emile Durkheim kaynaklı ‘Sosyolojizm’le şekillenerek, yeni başlayan milliyetçilik akımlarının etkisinde modern ve alternatif bir milli eğitim için ‘Türkçü’lüğü vurgulayan bir tavır içine girmişlerdi. Takip edilen ve onaylanan Ziya Gökalp terbiyeyi şöyle tanımlayacaktır: ‘…Bir cemiyette yetişmiş bulunan fertlerin, henüz yetişmeye başlayan nesillere o cemiyete has fikirleri ve duyguları aktarmasıdır…’ Yine ‘…Hakiki fertlerin ancak milli fertler olabileceğini, diğerlerinin sadece dejenere olduklarını, terbiyenin gayesinin de milli fertler yetiştirmek olması gerektiğini, milli fertler yetiştirmeye dönük böyle bir çabanın da son tahlilde millet yapmak demeye geldiğini…’ ifade etmiştir.
Öte yandan Şemsettin Günaltay gibi aydınlardan Rousseau ve anlayışına sert eleştiriler gelir. O, açıkça ‘Emile’ modelinin mevcut cemiyette yaşayıp yaşayamacağının sorgulanması gerektiğini düşünür. Ve o, ironik bir şekilde, yetiştirilecek bireyin tabiata uygun olması gerektiği fikrine, ‘Acaba hangi tabiata!’? sorusunu sorarak önemli bir gerçeğe göndermede bulunur.
Peki, şimdi gelinen durum itibariyle bakarsak, o dönem bir geçiş dönemiyse, şimdi taşlar yerine oturdu mu? Din dersinin zorunlu olması tartışılıyor bugünlerde. Zorunlu olsa ne olur ki! Bir saatte öğretmen Alaadin’in sihirli lambasıyla dönüşüm sağlayamayacağına göre…Din eğitimi ilkin bir model şeklinde aileden alınacağına göre, sağ olsun bizim medyalarımız zaten dinden gelebilecek olası tehlikelerin önü kapatmış durumda. Örtü kötü, içki içmemek gerilik alameti vs vs. Türban aşağı, türban yukarı, başka bir konu yok sanki… Din dersini okuyan çocuk, tarih dersinde öğrenmediği Talas savaşını bari öğrenebilir. Kısacası insanlarımız, bir kültür olarak da mı dini bilmesin! Ancak Cumhuriyet’in ilk yıllarında çevrilen Batı klasiklerinin yazarlarının çoğu iyi bir Cizvit eğitimi almıştır. Bu düşüncede mi insanımıza bazı şeyleri ima etmiyor?… O zaman, hep cahil olmaya gönüllü olacağız. Bu durumda, eğitim sistemi Malezya olur mu? sorusunu cahilce sorarız. Sosyoloji, antropoloji ve ilahiyat bilmeyen gazetecilerimiz elbette korku vermekle meşgul. Zaten Emile modelinin dikte ettiği gibi, çocuklukta ve gençlikte din eğitimi vermeyeceğimize göre, yetişkinlikte de zararlı odaklardan hep uzak durulacaktır. Ne garip… İslamofobi sahi Batı da mı diyeceği geliyor insanın! Esas körlük; insanlar alıştıkları yaşam tarzının tehlikeye gireceğini safdil bir şekilde varsayarak, olanca cehalet taşlarını eteklerinden dökmektedirler. Kimsenin yaşam biçimine bence de karışılmamalı ve karışılamaz. Ancak sırf bu gereksiz fobiden dolayı tozu dumana kattıktan sonra aydınlık aramaya çalışmak nafile bir çaba. Göz yumulacak bir tablo yok önümüzde. Bir ayağı gelecek, diğer ayağı gençlik ve eğitim. Şimdi önyargılarımızın kurbanı mı olsun bunlar…

